Felsefe Tarlası

Cuma, Temmuz 07, 2006

POSTMODERNİZM, BAUDRİLLARD VE KURAMLARI ÜZERİNE

Postmodernizm en genel anlamda yerleşik bakışların yerleşikliklerini sorun haline getirmeye dönük, özgül bir bakışı bütün yönleriyle nitelendiren felsefe anlayışıdır. Aynı zamanda sanatın bütün alanlarında genelde tüm geleneksel sanat anlayışlarına daha özeldeyse modernist yaklaşımlara tepki olarak doğmuş bir dizi yenilikçi ve tepkici deyiş ve biçimi anlatan sanat felsefesi terimidir. Terim ilk olarak mimaride (çok katlı gökdelenlere, kutu gibi evlere, insanı ezen bloklara tepki olarak) güncellik kazanmış ve en özgül anlatımını da bu alanda buluyor.
Bana kalırsa postmodernizmi daha iyi anlamak için önce modernizmin ne olduğunu irdelemenin gerekliliğini göz ardı edemeyiz. Modernizmi tam olarak kavrayabilmek için uzun ve zorlu okumalar yapılmasının; Kant, Habermas gibi modernitenin kuramsal çerçevesini oluşturmuş düşünürleri iyi anlamanın gerekliliğine inanıyorum.
Modern denince çoğunlukla, çok genel bir biçimde, ortaçağdan sonra gelen çeşitli tarihsel dönemler anlaşılır. Her tarihsel dönemin kendisine göre bir modern anlayışı olduğu açıktır ve bu tasarım kendisini biçimler, öğretiler ya da sergilenen tutumlarda açığa vurur. Öte yandan postmodernizm terimindeki ‘post’ öntakısı modern olandan tamamen kopma anlamına gelebildiği gibi modern olanın devamı ya da uzantısı anlamına gelmesi de söz konusu olabilir.
Hiç kuşkusuz felsefede postmodernizm denince geleneksel ya da yerleşik düşünce biçimlerinin bırakılarak yeni düşünme olanaklarına geçişi imleyen tarih ötesi bir dönem anlaşılmaktadır. Bu anlamda postmodernizm terimi ‘Aydınlanma Tasarısı’nın temel değerlerine, ülkülerine, doğruluk savlarına karşı tepki olarak ortaya çıkmış radikal bir düşünce tutumudur. Çoğu yerde dile getirildiği üzere modernizm ile postmodernizm terimlerini özet bir biçimde anlatmak her iki terime ilişkin de hem pek çok hem de alabildiğine değişik yaklaşımın dolaşımda olması nedeniyle son derece güçtür. Ancak açık olan bir şey varsa o da modernizmin ussal tasarlamayla olsun teknolojiyle, sanat ya da felsefeyle olsun insanın giderek yetkinleştiğine, insanlığın ilerlediğine yönelik sarsılmaz bir inanç duyuyor olmasına karşın; postmodernizm bırakın insanlığın geleceğine dair iyi inançlar beslemeyi,yeni şeylerin baş göstereceği beklentisi üzerine kurulu ‘ilerlemeci gerçek tasarımı’ ndan dahi kuşku duymaktadır. Bu anlamda bir gün kıyametin kopacağı bile boş bir beklentidir, çünkü eğer kopacak bir kıyamet vardıysa, çoktan kopmuş olmalıdır. Postmodernizm için belirleyici olan bu tutumun en iyi anlatımı “güneşin altında yeni bir şey olmadığı gibi, gelecekte de olmayacağı”dır.
Öte yandan modernizmde yaşanan derin ‘bilgikuramsal sarsıntı’ ile uğraşmak yerine, postmodernizm hem yasa koyucu normların değergelerini yadsımaktadır hem de normatif nitelecinin bildirdiği değer düzlemini bir bütün olarak hiçe saymaktadır. Modernizmin evrensel anlamda bir zamansallığın uzamsallığın ve etik koordinatların olmayışından ileri gelen güçlüklerle boğuştuğu yerde, postmodernizm hiçbir mücadele içine girmeksizin hiçbir sorun yaşamaksızın gerçeküstünü, doğaüstünü, belli bir kalıba sığdırılmayanı, bildik bir yerde durmayanı benimsediği görülür. Modernizmin derin bir soyutu aradığı yerde, postmodernizm yüzünü duraksamadan yüzeydekine, tikelliğe, sıradanlığa, günlük yaşama döndürmektedir. Modernizm’de başat bir değer olarak görülen ‘düzen’ yerine, postmodernizmde ‘tasarım ‘ ile ‘örüntü’ geçmektedir. Sonuç olarak modernizmin doğrudan kendine dönük oluşundan ileri gelen kendine yönelik farkındalığı, postmodernizmde bütünüyle bağımsız olma anlamında kendine yeter olmaya dönüşmektedir.
Modernlik söylemi sonsuzluğu zaman ile uzam kavramlarına dek yaymış, bir anlamda sonluluğun unutularak tüm enerjinin sonlu bir ufuk yönünde dağılması düşüncesini olabildiğince yüreklendirmeye çalışmıştır. Buna karşı postmodernlik söylemi, zaman ile uzam kavramlarına her durumda sonlu dizgelerin sonlu birer boyutu olarak yaklaşmıştır. Bu noktada üzerinde düşünülmesi olanaklı olmayan sonluluğun farkına varmış olması, hiçbir etkinliğin artık dışarıdaki değişmez saltıklıklara gönderen bir anlamlandırma süreci yoluyla anlaşılamayacağının kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde kesinleşmiş olması nedeniyle ‘dönüşlü düşünmeye’ esin kaynağı olmaktadır. Postmodern söylemin bu dönüşlülük yapısı, hep deneysel ya da doğaçlama bir olmaktalık bildirdiğinden başka, evrensel genelleştirmelere kendine has korunaklar da yaratmayı başarmıştır. Postmodern düşünce söyleminde, aşkın bir göndermenin ortaya kalkışının birbiriyle bağlantılı dört ana bunalıma yol açtığı sıklıkla dile getirilmektedir: (1) “öznenin bunalımı”(belli bir şeye indirgenmesi olanaklı olmayan birey), (2) “nesnenin bunalımı” (kendi içinde çoğaltılması imkansız, bütünlüklü tek bir dünyayı oluşturan birey de dahil “şeyler”) (3) “göstergenin bunalımı” (doğrudan dünyaya göndermede bulunduğu düşünülen sözcük), (4) “tarihsiciliğin bunalımı” (aşkınlığı gelecek olarak temellendirecek dünyanın birlik ve bütünlüğünü ayakta tutan zamansal insancıllık). Craig Owens’ın sözleriyle buradaki sorunsal “bir yandan ayrımın karşıtlık ilişkisine gitmeden nasıl kavranabileceğiyken, bir yandan da bu sorunsalın toplumsal ve siyasal terimlerle nasıl dillendirileceğidir.”
Postmodern bakış açısından modernizm; genellikle dünyanın “Bir” olduğuna, kendi içinde bütünlüğü bulunan tek bir açıklama dizgesi yardımıyla açıklanabilir olan bir dünya tasarımına duyulan “insancı” inanç üstüne kurulu bir dönem olarak tanımlanmaktadır.
Postmodernizmde başta doğruluk, doğa, gerçeklik ya da Tanrı olmak üzere herhangi bir kavrama saltık anlamda bir değer yüklenmesi olanaklı değildir. Postmodern bir dünyanın temel soruları şunlardır: “Hangi doğruluk?”, “Neyin doğası”, “Kimin Tanrısı?”, “Neredeki gerçeklik?”, “ Nasıl bir dünya?”.

Jean Baudrillard ve Modern Dünyaya Karşı Aldığı Tutum

Soru: “Pek çok insan sizin postmodernizmin en büyük rahiplerinden(peygamberi ya da tanrısal vicdanı) biri olduğunuzu düşünüyor. Siz ne diyorsunuz?”
Yanıt: “Bu rahiplik referansının yersiz olduğunu düşünüyorum. Söylenebilecek ilk şey, bir insanın büyük bir rahipten söz etmeden önce postmodernizmin ya da postmodernin ne anlama geldiğini sorması gerekliliğidir. Bu kavrama benim kadar uzak biri olamaz. Postmodernizm bir deyimdir, insanların kullandığı hiçbir şey ifade etmeyen bir deyim. Hatta o bir kavram bile değildir, hiçbir şey değildir. ·

Baudrillard’ı postmodern bir düşünür olarak görmenin doğru olduğu kadar eksik ya da yanlış olabileceği kanısındayım. Yanıtı oldukça kesin olmasına karşın böylesi bir açıklama yapan bir düşünür nasıl postmodernist olmaz sorusunu da aklıma getirmiyor değil. Modern toplumlar günümüzde ulaştıkları aşamada tıkanıp kalmış durumdadır ve Baudrillard radikal ve ayrıksı düşünceleriyle tam da postmodern bir söylem çerçevesinde değil ama “modern dünyanın” sistematik, birbirinden ilginç betimleyici çözümlemelerini yapmaktadır. Baş gösteren yeni durum ve olaylara ilişkin olarak yazdığı polemik nitelikli yazılarla, Batı dünyasının düşünsel gündemini belirleyecek ölçüde yakın dönemin pek çok kültürel tartışmasına damga vurmuş oluşu su götürmez bir gerçektir. Tüm olan bitenin ardındaki gerçeği gözler önüne sermeye çalışan ve bence içinde bulunduğu çağı ait olduğu toplumsal, tarihsel, kültürel, politik ve ekonomik sürece özgü yapılanmaları doğru ve nesnel bir biçimde algılayarak çözümlemeler üretebilmiş bir düşünür Baudrillard.
Başlangıçta Yeni Marxçı bir konumu benimseyerek düşünmüş olmasına karşın çok geçmeden kendisine özgü postmodern bir toplum ve kültür eleştirisi biçemini geliştirip olgunlaştırmış tek bir çerçeve içine sıkıştırılamayacak denli çok yönlü bir düşünce çizgisi doğrultusunda yapıtlar vermeye koyulmuştur. Tüketim toplumu üzerine yaptığı çalışmalardan sonra bu ayrılış daha da kesinleşmiştir.
Fransız felsefeci ve toplumbilimciye göre, modern dünyayı tam olarak kavrayabilmek için öncelikle yapılması gereken belli şablon ya da cliché açıklamalarla kestirip atılabilecek bir konu olmadığının ayırdına varmaktır. Oyunun bildik bütün kuralları değiştiği için bu yeni oyunun gerçeklerini tam anlamıyla kavrayabilmek ancak bütünüyle yani bir yaklaşımı gerektirmektedir

Kuramları
Çoğu kuramcının sandığının aksine modern bireyin tüketim pratikleri liberal siyaset söylemlerinin üretim sürecini açıklarken kullandıkları kavramlarla, sundukları çözümlemelerle kavranamayacak kadar karışık bir süreçtir. Bu nedenle günlük yaşam pratiklerinin nasıl işledikleri üzerine sürekli yeni örnekolaylar yoluyla yaklaşmak gerekmektedir. Baudrillard, zaman zaman post-yapısalcı yöntemlere de başvurarak bir yandan liberal homo economicus mantığımı çürütmeye çalışmış, öbür yandan da Marxçı kurada üretim üzerine yapılan aşırı vurgunun geçersizliğini kanıtlamayı amaçlamıştır.
İnsanların gerçekte tüketim nesnelerini tüketmekten çok bunların ardına gizlenen imgeleri, idealleri, fantezileri, yani en genel anlamıyla ulaşamadıkları yaşam biçimlerini tükettikleri savını ortaya atmıştır. (Üretimin Aynası) Bu yeni toplumsal yaşam uyarınca bireyler artık ya güçleri yettiğince kendilerini oluşturmaktadır ya da çoğunluk olduğu üzere reklamlara ve medyaya verdikleri tepkilerle kendi kimlik ya da kimliklerini belirlemektedirler. Sözgelimi Coca-Cola’nın reklamları üzerine yoğunlaşarak burada reklamı yapılanın yalnızca asitli bir içecek olmadığını; gençlik, cinsellik, eğlence gibi imgelere göndermede bulunan çevreye pek çok anlamlandırma saçan bir gösterge olduğunu söylemektedir. Nitekim 1378 yılında yazdığı Sessiz Çoğunlukların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu adlı bir başka kitabında kitlelerin tepki vermeyecek derece uyuşmuş oldukları gerçeğine parmak basarak, günümüzde varolan tüketim dizgesine karşı yeni bir direniş biçimi geliştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.
1981 yılında yazdığı Simülakrlar ve Simülasyon adlı kitabında, andından Son Yanılsaması adlı kitabında yeni tüketim toplumunun bir sonucu olarak gerçekliğin çok köklü bir biçimde değişime uğradığı, gerçeklik diye bildiğimiz o eski şeyin yerinde artık yeller estiği yönünde önemli bir sav ortaya atmıştır. Bu savını temellendirmek için insanların büyük bir kısmının vakitlerinin çoğunu elektronik ortamlarda geçirdiklerini bunun da simgesel değişim ya da alış veriş nedeniyle “sahici” yüz yüze iletişim dünyasının gitgide ortadan kalkarak yerine sanal bir dünyanın geçtiğini bildirmektedir. Bu yeni oluşumların gerçeğin yerini almaya başladıklarını ve gerçeğin kendisinden daha gerçek olarak tanımladığı ‘aşırıgerçek’lerin ortaya çıkmış olduklarını söylemiştir. Bu yeni iletişim ortamında simgesel yapımlar artık eskiden olduğu gibi yazılı gerçek bir metne ya da bir konuşmaya göndermede bulunuyor değiller, daha çok tam sunumun kendisinin hem gerçek hem de kopya olduğu bir “simülasyonlar” dizgesine dönüşmesi söz konusudur. Daha açıklayıcı olması açısından şöyle bir örnek verilebilir; “hastaymış gibi yapan kişi bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır, oysa bir hastalığı simüle eden kişi kendinde bu hastalığa ait semptomlar görülen kişidir.” Günümüzde yaşanan budur; Disneyland “gerçek” Amerika’nın bir Disneyland’a benzediğini gizlemeye yaramaktadır, Coppola’nın “Kıyamet”i simülasyon evreninde bir savaş simülakrından başka bir şeye benzemeyen Vietnam Savaşı’nın beyaz perdedeki simüle edilmiş karşılığıdır…
Baudrillard’ın özellikle son dönem çalışmalarında çağcıl dünyaya ilişkin verdiği hemen bütün çözümlemelerini temel olarak şu sava dayandırdığı gözlemlenmektedir: Dünyadaki hemen her şeyin, iyi ile kötü karşıtlığından tutun da “cinsiyet”, “siyaset” gibi en temel kavram öbeklerine dek, öteden beri dolaşımda olan anlamlarını artık dolaştırmıyor olmalarıdır.Bu köktenci savını temellendirmek için Baudrillard, birbirine karşıt durumlarda olagelen kategorilerin boşa çıktığını kanıtlamak için “şeffaflık” tasarımına başvurmuştur. Sözgelimi iyi ile kötü arasındaki kavram karşıtlığı bu iki kavramın birbiri içinde eriyip çözünmesiyle yitmiş, ne iyinin iyi ne kötünün kötü olduğu bir eriyik bırakmıştır geriye.
Baudrillard, ayrımların ortadan kalkması olgusunun örnekler yoluyla ortaya koyuyor. Sözgelimi, kadın ile erkek arasındaki ayrımın geleneksel cinsiyet göstergelerinin boşa çıktığı, şeffaf bir cinsiyete dönüştüğünü Michael Jackson örneğinde öne çıkıyor. Ona göre cinsiyet bile değildir bu ayrım çünkü cinsiyet kavramı kavramsal belli bir seçiklik varsayar. Dahası, Jackson hem beyaz hem de siyah ırka meydan okuyarak, siyahlığını çözündürüp eriterek ne beyaz ne de siyah olmayan alabildiğine şeffaflaşmış bir ırkın ilk örneği olarak görünmektedir. Tıpkı kavramların seçikliğinin ortadan kalkması gibi toplumsal yaşam alanları da seçikliklerini seçemez olduğumuz bir sanal anlamsızlığa gömülmüşlerdir. Örnek olarak cinsel özgürleşme dönemiyle birlikte en az üremeye karşı olabildiğince çok cinsel ilişkiye girmenin en başat cinsel yaşam ilkesi konumuna gelerek cinselliğin de içinin boşaldığını bildirmektedir. “Vaktiyle beden ruhun eğretilemesiydi;ardından cinselliğin eğretilemesi oldu; bugünse hiçbir şeyin eğretilemesi değil.”.
Baudrillard bir gün şeffaflığın da yitirilmiş olacağı hiçbir şeyin hiçbir şeyi eğretilemeyeceği kaotik bir düzene geçileceğini haber vermektedir. Bu geçiş döneminde her şey ekonomiktir, her şey cinseldir,her şey felsefidir ve hepsinden önemlisi her şey siyasaldır, hatta siyasal olmayanın kendisi bile.
İşte Baudrillard’a göre böylesi bir dünyada soru;olanaklı her şeyin gerçekleştiği bir dünyada insanın ne yapacağıdır. Ona göre “aşırıgerçekleşmektir” yapılacak olan. Aşırıgerçeklik tıpkı yalandan bir soygun yapan düzmece bir çetenin, gerçekten soygun yapan bir halis çetenin üyelerinden daha ağır bir cezaya çarptırılmasını andırmaktadır.Gerçeklik ilkesinin çiğnenmesi gerçek saldırıdan çok daha ciddi bir saldırıdır. Gerçekten kurtulunca gerçekten daha gerçek, aşırıgerçek olur insan.
Baudrillard’ın umutsuzca, olanı ortaya koyma çabasında doğruluk payı olduğu, postmodernizme katkısı yadsınamaz. Herkesin üzerinde düşünmesi gereken, içinde bulunduğumuz çağı ve kendimizi daha iyi anlamamıza yardımcı olabilecek; değerlerimizi korumaya yönelmemizin aciliyetini belki bir kez daha görmemizi sağlayabilecek kuramlar olduklarını düşünüyorum.
· Mike Gane ile Monique Arnaud’un Baudrillard ile yaptığı söyleşiden (Baudrillard Live)

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home